Dönüşüm

Bölüm 1: Hoş Geldin

O gecenin fotoğraflarına bakıyorum da, doktor annemin rahminden benden önce fötr bir şapka çıkarmış. Annem bu duruma bir anlam verememiş, çünkü gözleri vajinasından fırlayan bir âdem evladı aramış. Doktor, bir süre bekleyip içeriden hiçbir şeyin çıkmadığını görünce, ellerinden birini içeriye doğru sokmuş, fakat birkaç parmağını ısırarak koparmışım. Sonrası mı? Sonrasında doğum odası iyice karışmış. Tüm hemşireler korkudan ameliyathanenin duvarlarına doğru çekilmiş. Elleri kendi kanıyla kaplı olan doktor, doğuma devam edemeyince başka bir doktor çağırmışlar. Bir saat kadar sonra ağzında sigarasıyla dolaşan, geniş omuzlu, ince bilekli, uzunca boylu, 35 yaşlarında bir kadın içeri girmiş. Her işini kendi gören bu kadın, kırmızı ojeli parmaklarını beline koyup, yardımcılara bakmış ve onlara derhal odayı terk etmelerini söylemiş. Şaşkın ve korkmuş ifadesiyle etrafa boş bakışlar sallayan annemin yüzüne yaklaşarak “Sancın ne durumda? Çok şiddetli mi?” diye sormuş. Annem nefes alıp vermeyi yavaşlatarak kafasını hızlıca sağa ve sola çevirip “Hayır” diye yanıt vermiş. Doktor tekrar bacak arasının karşısına geçip, hafifçe eğilerek açıklığa doğru bakmış ve “Hey seni küçük canavar! Üçe kadar sayacağım. Eğer burayı hemen terk etmezsen, annenin karnını kesip seni oradan alacağım ve demirden bir kuvöze tıkacağım. Anladın mı beni!” deyince, ben daha çok hareketlenmişim. Birkaç saniye sonra; önce sağ, ardından sol ayağımı açıklıktan dışarı çıkarıp, yere konuşlanmışım. Kahverengi postumun üstünde; siyah takım elbisem, cilalı oxford ayakkabılarımla şekerini kaybeden bir çocuk gibi ağlamaya başlamışım. Göz yaşlarımı gören doktor, sanki biraz önce doğumuna yardımcı olduğu yaratık bir ucube değilmiş gibi olabildiğine yavaş ve sakin hareketlerle sigarasını söndürüp bana uzatmış. Sigaranın izmariti ağzıma değdiği an, sızlanmayı da kesmişim. 

Doğumdan sonra biyolojik annem bayılmış. Ayıldığında, aklı yerinde değilmiş. Babam ise çok zengin bir iş adamı olduğundan, hastanedeki herkesi susturmayı başarmış. Ama benim gibi bir ucubeyi kabul etmek istemediğinden, hastane yönetimine hayatıma son verilmesi konusunda baskıda da bulunmuş. Doğumumu gerçekleştiren doktor, içerideki bazı çalışma arkadaşlarından öldürüleceğimi duyunca, o gece beni gizlice kendi evine getirmiş. Evet, işte şu sigaralı kadından bahsediyorum. Adı Siddkhartkha. Çıkık elmacık kemikleri, uzunca kirpikleri, çekik gözleri üzerinde belli belirsiz kaşlarıyla, beyaz tenli, us çatlatacak güzellikte bir kadın. 

Siddkhartkha, bütün gün evde yemek pişirip, televizyon seyrediyor. Eğer telefonuna acil bir çağrı gelirse, evine 5 dakika mesafedeki hastaneye gidip, doğumu gerçekleştiriyor. İşi bittiğinde aynı düzenine geri dönüp, koltuğuna yaslanıyor. Sonra fazlaca yattığını düşünüyor ve biraz hareket etme arzusuyla bu sefer de kalkıp temizliğe başlıyor. Güneş batmaya yakın ise biraz durgunlaşarak, sanki bugünü dünden çok da farklıymış gibi hazırladığı mezelerle birlikte televizyon karşısına geçiyor, Westvleteren biralarını yudumluyor ve yorulmuş göz kapaklarına yenik düşüp oracıkta sızıveriyor.

Bugün hala daha onunla yaşıyorum. Siddkhartkha’yla. Hayatımı büyülü sözcükleriyle özgün bir hikayeye dönüştürmemi sağlayan Siddkhartkha’yla. Eğer o gün hastane odasında olmasaydı, sanırım canlı bedenim, hastaneyi ziyaret eden atık toplama arabalarından biriyle birlikte, çöplüğü boylayacaktı. Ah Siddkhartkha. Benim güzel annem. Benim biricik annem. Siddkhartkha! Siddkhartkha! Siddkhartkha!

Bölüm 2: Hoş bulduk

Saat tam 12:00’de, Kuzey Sicilya’daki şu önemli toplantıya yetişmek zorundayım. Neden mi? Çünkü dünyanın en tehlikeli mafya örgütlerinden biri, beni aralarına katılmaya davet etti. Oraya yetişmem için sadece 23 dakikam kaldı. Vaktinde orada olamayacağımdan dolayı endişeliyim. Fakat tam bu düşüncede kaybolmuşken, içinde bulunduğum vagon yukarıya doğru yükselmeye başladı. Sakince ayağa kalkıp, cama doğru yöneldim. Çevredeki çitler, tarlalar ve inekler küçük bir şehir maketini andırıyor, yükseldikçe tüm bu oyuncaklar bulutlarla örtülüyor, rakım iki katına çıktığındaysa üzerinde bulunduğumuz bulutlar, engin okyanus köpüklerine dönüşüyordu. Ansızın vagonun dış cephesinden baş aşağı sarkan sevimli, 10-12 yaşlarındaki küçük bir çocuk, uçuş gözlüklerini alnına doğru sıyırarak “Merhaba ben Aaron!” diyerek gülümsedi ve “Şu an 20 bin avuç yükseklikteyiz. Seni yeni aitliğine ben götüreceğim” diye ekledi. Bu kadar geç kalmışken, böyle bir hizmet almak, içimdeki gerginliği bir nebze olsun azaltmıştı. Bir süre yolculuğa devam ettikten sonra içinde oturduğum kompartımanın kapısı aralandı. İçeriye sarışın, saçları yana doğru taranmış, kahverengi gözlü, şık bir adam girdi. 

— Bay T, gideceğimiz yere varmamız biraz uzun sürecek. İsterseniz yataklı bölmede biraz kestirebilirsiniz.

— Hayır, böyle iyiyim fakat istirahat edebileceğim kadar zamanımız olduğuna emin misiniz? Toplantının saat 12:00’de başlayacağını sanıyordum.

— Toplantı saati ertelendi efendim. Varmamıza yakın, sizi bilgilendireceğiz.

Bunu duyduğuma biraz şaşırmıştım çünkü genelde İtalyan mafya aileleri, belirledikleri kurallara uymakla kendilerini disipline etmişlerdir. Buna bağlı olarak ya toplantı büyük bir tehlike altındaydı, ya birisi öldürülmüştü ya da bir baskın haberinden dolayı şaşırtmaca uygulanmıştı.

— Ha, bu arada ben Uşak Lenin. Size yolculuk boyunca hizmet etmek için görevlendirildim. Bir şeye ihtiyacınız olursa hemen duvardaki şu beyaz zili kullanabilirsiniz. Düğmeye basar basmaz en kısa sürede arzunuzu yerine getirmek üzere yanınızda olacağım.

— Peki, teşekkür ederim Bay Lenin, dedim. 

Şapkamı pencereden içeri giren güneş ışınlarını kesmesi için gözlerime doğru indirdim. Uykum olmamasına rağmen, yorucu bir gün olacağını düşünerek oturduğum koltukta dinlenmeye çalıştım.

Bölüm 3: Gökyüzü

Tüm gece uyumadığımdan biraz kestirmek iyi gelmişti. Dışarıda gün yavaştan devriliyordu. Pencerelerden birini açarak, başımı hava almak için dışarı çıkardım. Bu, üç kompartımanlı kısa vagonun tepesinde, ön ve arka taraflara birer adet dev motorlu pervane, ortalarına ise 8 kişilik sürüş kokpiti monte edilmişti. Aralarında Aaron’ın da yer aldığı dört kişilik kontrol ekibi; hava koşullarını gözlemliyor, yüksekliği ve rüzgârın şiddetini ölçüyor, bu veriler doğrultusunda harita üzerinde belirledikleri yeni rota bilgisini kaptanla paylaşıyordu.

Neredeyse sekiz saattir havadaydık ve ben artık sıkılmaya başlamıştım. Alçalmaya yakın, bulutlar arasına girdiğimizde, gözlerimin önünde tekrar kahverengi saçlı Aaron isimli çocuk belirdi. Yüzüme delicesine sırıtarak:

— Sana ait dosyaların hepsini okudum. Baban annenin üzerinde bazı genetik mutasyon deneyleri uygulamış. Sen de bu deneylerin ürünüymüşsün. Fakat ablam hep der ki ‘İnsanların nasıl göründükleri, senin nereden baktığınla alakalıdır. Onlara aşağıdan bakarsan birer tanrı gibi gözükürler. Yukarıdan bakarsan da birer böcek gibi. O yüzden daima omzunu onlarla aynı hizada tut Aaron. Çünkü omuzlar gözlerin taşıyıcısıdır.’ Şimdi seninleyken bunu anlıyorum. Gözlerine bakınca ne kadar da bana benzediğini fark edebiliyorum. Sen yüksekten filan korkmuyorsun değil mi? Aslında korktuğun tek şey değişimi yaratacak gücü elinde tutuyor olabileceğin ihtimali, dedi.

Daha önce hiç vakit bile geçirmediği biriyle olan benzerliği fark edebiliyor olmak mı? Bir insan nasıl oluyor da anlayabiliyor bunları? Ah yok. Bence böyle bir şeyin olmasına imkan yok! Ne yapmalıyım? Ne demeliyim şimdi? Sessizce geri çekileyim en iyisi. Fakat hala anlayamıyorum; neden, neden bu cesur sözlere karşı, pencereyi kapatmak isteyen elimi durduramıyorum? O ise hala dışarıda baş aşağı vaziyette bekliyor. Sanki bir şeyler söylemek istediğimi hissederek, bana gülümsemeye devam ediyor. 

***

İnsanların düşünce ve hislerini, yalnızca ağızlarıyla değil gözleriyle de ifade edebildiklerini ancak yirmili yaşlarımın sonuna doğru fark edebilmiştim. Şimdi ise, yani 35. yaşımda; onların gülüşleriyle de bir şeyler anlatabiliyor olduklarına şahit oluyordum. 

Tüm bu tenevvürden sonra aniden, içimde gizlenen kararsız bir sözcük bulutu, bir sivilce gibi patlayarak etrafa saçıldı. Elime aldığım bir bezle, dalgın bakışlarımın önündeki irini temizleyerek, gözlerimi oğlana doğru çevirdim ve pencereyi geri açtım. 

— Ablanın söylediklerini çok düşünme küçük oğlan. Bunlar yalnızca konuşma hastalığına yakalanmış bir kadının sözleri. Sen sen ol, daima düşünceler seninle uyuştuğunda onları kabul et. Ha bu arada, şu konuşma hastalığına kapılmış insanlarla ilgili sana birkaç şey daha söylememe izin ver: Bu insanlar genelde hiç kapanmayan koca ağızlara ve sürekli saçları arasına sıkıştırmaya çalıştıkları küçük kulaklara sahiptirler. Çoğu zaman, sen bir şeyler anlatmaya çalışırken, onlar kendi kafalarının içinde sana anlatacakları sonraki hikayeyle meşgul olurlar ve tüm bunlardan dolayı seni dinlemeye pek fırsat bulamazlar. Bu yüzden böyle insanlarla karşılaştığında onları iyice gözlemlemeye dikkat et. Çünkü onların noktasız cümleleri arkasına gizledikleri bu kıymık, yalnızca öfkelerinin dürttüğü gereksiz bir acıdan ibaret. Eğer bir cımbızla bu kıymığı oradan çekip alırsan, seni bir daha rahatsız etmeyeceklerine emin olabilirsin.

Kendisi bu söylediklerimden hiç de tatmin olmamış, onunla yalnızca konuşmak için konuştuğumu fark etmişti.

— Bu söylediklerini ablama iletebilirim fakat bunları duyduktan sonra seni hemencik orada öldürüverir. O yüzden kendin söylersin. Bu arada vücudunun kaplı olduğu şu tüyler seni terletmiyor mu? Ayrıca tüylerine pireler saklandığında ne yapıyorsun? Yoksa onları ağzınla tek tek toplayıp yiyor musun? Söylesene T hadi, hadi söylesene.

— Çocuk! Çeneni kapat yoksa seni aşağı fırlatırım.

Aaron tekrar sırıttı ve “Sen komik ve iyi bir adamsın T” dedi. Tek bir hamlede tavana çıkıp, şarkı mırıldanarak kokpite geri döndü. Aman Allah’ım! Ne de sinir bozucu bir oğlandı bu böyle…

Bölüm 4: Yeni Ada

Hava iyice kararmıştı. Parlak denizin arasında beliren, birazdan iniş yapacağımız ada, kurşuni kayalıklarıyla nihayet bana gülümsüyordu. Yerle temas etmemize birkaç dakika kala vagonun kapısı tekrar açıldı ve Lenin “Bay T, birazdan üzerinde bulunduğumuz adaya iniyor olacağız. Belki biraz sarsıntı yaşayabiliriz, o yüzden oturduğunuz koltuğa sıkıca tutunmanızı rica edeceğim” dedi. 

Çok geçmeden, Aaron ve ekibi vagonu yavaşça, adanın yüksekçe tepelerinden birindeki, otlarla kaplı geniş bir düzlüğe indirmişlerdi. Kopartmanın kapısını sıyırdım. Koridorda Lenin beni bekliyordu, “Adamıza hoş geldiniz Bay T. Lütfen buradan buyurun.” Ayağa kalkmadan gözlerimi bavullarıma doğru çevirdim. Lenin devam etti, “Merak etmeyin efendim, siz yerleşmeden evvel eşyalarınızı kalacağınız yere bırakmış olurum.” 

Vagondan çıktığımda, dışarıda bir kuş bile uçmuyordu. Yalnızca adanın etrafını çevreleyen dalga sesleri ve kısa aralıklarla devam eden rüzgâr uğuldamaktaydı. Denizle birlikte hareket eden rüzgâr, ara ara kuzeyden gelip adanın üzerini kaplayan ağaçların yapraklarına vuruyor, hemen güneydeki kumsaldan sakince uzaklaşıyordu. 

O sırada kıyıya çarpan dalgalar ve sallanan yaprak seslerinin arasına bir de gürültülü nal sesleri dahil oldu. Tepedeki ormanın içinde yavaşça büyüyen küçük meşaleler, bir meteor gibi bize doğru yaklaşmaya başlamıştı. Yüzlerini gölgede bırakan örtüleri ve ellerindeki meşaleleriyle beni almaya gelen bu küçük süvari birliği, adanın koruyucuları olarak anılmaktaymış. Kendileri beni karargâha götürmek için gelmişlerdi. Yanlarında getirdikleri atlardan birine atlayarak, hep birlikte ormanın içine doğru yol aldık. 

“Burası keşfi olmamış bir ada olabilir miydi?” diye düşündüm. Her yer neredeyse yüzlerce parçaya ayrılmış eski mezar taşları ve lahitlerin oluşturduğu kalıntılarla kaplıydı. Ağaçların üzerinden yerlere sarkan sarmaşıklar, dev örümcek ağları, ölü balina iskeleti ve taşlaşmış yumurtalar burayı biraz ürkütücü bir korku tüneline bürümüştü.

Yaklaşık 1000 at boyu gittikten sonra, dik yamacı tırmanan beygirlerde, en ufak bir yavaşlama dahi hissedememiştim. Biraz daha ilerledikten sonra yokuşun sonunda koyu yeşilin karanlıkla bir olup, derinlik hissini yok ettiği bir bölgeye vardık. Tepenin zirvesi büyük bir kılıçla kesilmiş gibiydi. En önde bize liderlik eden kişi, sağ elini havaya kaldırarak gür bir sesle, “Hoooğ!” diye bağırdı. Bu ikazla birlikte gecenin sükunetini yırtan at nalları, bir anda sessizlikte boğuldu. “Vardık Bay T.  Lütfen atınızı bize bırakın ve içeriye girin.” 

Tepenin üstünde, etrafını çevreleyen ormanı yiyerek büyümüş ve kendine de genişçe yer açmış dev mermer tapınağın önünde duruvermiştik. Kısık mum ateşi aydınlığında sararmış koca sütunlar, mızraklarını göğe diken muhafızlar gibi bizi selamlıyor, sanki bana dünyayı tapınağın tavanında taşıyorlar hissini veriyordu. Yürümeye devam ettikçe bakışlarımı birkaç saniye önce büyüsüne kapıldığım sütunlardan koparıp, şimdi de keskin pençelerini geçirdikleri beyaz alınlıklara doğru kilitlemiştim. Bu, mistik hikayelerle bezenip, bir çarşaf gibi uçtan uca gerilmiş olan alınlıklar, zihnimdeki saati geriye sarıyor, vücudumu zamanda sıçratarak, beni mabedin dikildiği yıllara kadar götürüyordu.

Biraz daha ilerleyip, büyük geçitten hole doğru geçtiğimde, karşımda siyah tüller içerisinde; ince belli, saçları kızılcık şurubu, iri kalçasından başlayan derin ve gri renkteki sırt oluğu, inci kolyeli boynuna kadar düz bir nehir yatağı gibi uzanmış, henüz yirmilerinin başında bir kadın, önünde dikildiği ahşap masanın üzerinde bulunan kitabın sayfalarını karıştırıyordu.

— “Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır.(*)” demiş bir Rus yazar. Bu kadar farklı ırkın, farklı rengin, farklı dilin, farklı kıyafetlerin olduğu bir dünyaya bir de siz eklendiniz Bay T. Pek tabii sayenizde bu gökkuşağının renkleri de tamamlanmış oldu. Mesela mutfağa girip yemek yapmak istediğinizde, eğer tüm malzemeler önünüzdeyse, büyük ihtimal hemen pişirmeye başlamak isteyebilirsiniz. Fakat yemek pişirirken en önemli şey bütün malzemelerin elinizde olması değil, doğru tarife sahip olmanızdır. Bugün eşitlik içinde, adil ve paylaşımcı bir dünya yaratmak adına, neredeyse her şeye sahibiz. Ancak doğru tarifi yaratamadığımızdan, hala şu koca kazan içinde dönüp duruyoruz.

— Affedersiniz ama siz de kimsiniz?

— Ben mi? Ben, vagonda bahsetmiş olduğunuz; şu “konuşma hastalığı”na tutulmuş olan kadınım. Farkına varamamış olmanız beni gerçekten üzdü. Üstelik karşımdaki kişi zekasıyla çokça övünen biri olunca, yaşadığım üzüntünün kat be kat arttığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

Vagondaki latifeli sözlerimin biliniyor olmasından dolayı yaşadığım şaşkınlık ve üzerime yığılan utangaçlık duygusuyla:

— Söylediğim sözler için lütfen beni affedin. Ben sadece küçük çocukla şakalaşıyordum. Bayan…

— Maria.

— Bayan Maria, dedim.

Hala derin bir hayretle bu etkileyici kadını seyrediyor, Tanrı tarafından gözlerimin önünde boyanan bu ilahi tablonun, bir kalpazan tarafından çalınmaması için dua ediyordum. Bir süre bekledikten sonra, dilimin altında biriken tükürüğü sessizce yutkunarak, “Ben, siyasi hegamonyayı belirleyen, dünyayı avucunun içine almış bir mafya konseyinin başında, bir kadın yönetici olduğunu hayal etmemiştim” dedim. Yüzünü bana çevirerek “Bay T, sanırım sizi bir konunda aydınlatmak zorundayım. Şu an Sicilya’da değilsiniz. Orayı 7 saat evvel ortadan kaldırdım. Sapıkça rüyalarını gerçeğe uyarlamaya çalışan, koca bir hedonistler ordusuyla çalışmanızı istemem. En azından sizin böyle biri olmadığınızı zannediyorum. Buyurun” dedi ve eliyle masanın önündeki koltuklardan birini işaret ederek, oturmamı rica etti. 

Tanrım! Bu kadın, o kadar güzeldi ki teninden etrafa yayılan koku içerideki bütün küfü bastırıyor, şiddetli ışığıyla gözlerimi kör ediyordu. Beyaz yanaklarının, üzerindeki hafif pembelik ve onlara eşlik eden iki kızıl parıldayan elmas. Bu kadar genç ve bu kadar kendinden emin biriyle ilk defa karşılaşıyordum. Ben, bu düşüncelerimde gezinirken, Bayan Maria’nın oturduğu koltuğun arkasından birden Aaron ortaya çıktı ve “Ablamla tanıştınız demek T” diyerek gülümsedi. “Aklıma gelmişken, sakın ha uçuştayken konuştuklarımızı benim yetiştirdiğimi düşünme! Vagonda bulunan kamera ve dinleme cihazlarıyla ablam senin tüm yolculuğuna eşlik etti. Sanırım sana aşık olabilir” diye sırıttı ve ablasından kafasının üzerine yumuşakça bir yumruk yedi.

— Neden vurdun şimdi pis cadı. Ne dedim ki ben!

— Kapa çeneni ve bizi yalnız bırak.

— Tamam, ama ben yokken sakın onu öpmeye çalışma…

— Hemen burayı terk et seni küçük afacan!

Sonra bana dönüp:

— Bay T, kız kardeşim adına sizden özür dilerim. Kendisi biraz yaramazdır. Umarım size yolculuk boyunca bir rahatsızlık vermemiştir.

—Hayır, hayır, gayet rahat bir yolculuk geçirdim. Bu arada kız kardeşiniz mi? Ben, onun bir erkek çocuğu olduğunu sanmıştım. 

— Evet, kısa saçları ve yaramazlığından dolayı onu bir erkek çocuğuna benzetmeniz gayet normal. Fakat tüm bunların dışında, o oldukça zeki ve özel bir kızdır. Bazen onun bu dahiliğini seyrettikçe annemi anımsıyorum.

Bir müddet sessizlik yaşandı. Ardından tekrar asıl konuya devam etmek adına, Maria’nın dalgınlığını bozarak, “Beni buraya niçin getirdiğinizi hala anlayamadım Bayan Maria?” dedim. Kilitli bakışlarını odakladığı yerden çekerek bana döndü: “İzin verin de size açıklayayım. Fakat öncelikle lütfen başınızı kaldırıp tavandaki resimleri biraz inceleyin.” Kafamı kaldırdığımda büyülenmiştim. Durduğumuz yerin tepesine oturtulmuş olan bu büyük kubbenin ayasına; girişte gördüğüm hikayelerin son perdesi resmedilmişti. Eğer resmedilen hikayeyi 3 parçaya ayırırsak, ilkinde; taht üzerinde hayvan başlı, iki ayaklı bir yaratığın oturduğu, etrafındaki hizmetçi ve muhafızlarıyla birlikte hüküm sürdüğü anlatılıyordu. Sonraki ikonada; kare biçimindeki dikdörtgen adaklığın üzerinde, ortadan ikiye bölünmüş bir elma duruyordu. Son ikonada ise bu elma parçalarından biri, hayvan başlı yaratığa; bir diğeri ise onun yanındaki kanatlı kadına sunuluyor ve dünya ışıkla çevreleniyordu.

— Evet Bay T, oradaki hayvan başlı yaratık sizsiniz.

— Nasıl yani? Ben hayatta bile değilken bir hikayeyle tapınak tavanına mı resmedilmişim? Lütfen komik olmayın Bayan Maria. Buna inanmam çok zor. Ayrıca bu resimleri sizin yapmadığınızı nereden bileceğim? Beni yaratmış olduğunuz safsatalara dahil etmemenizi rica ediyorum.

— Sizce böyle bir hikayeyi uydurup, ardından dünyanın bir ucundaki yaratığı neden buralara kadar getirteyim?

— Bilemiyorum. Neden getirdiğinizi anlayabilmem gerçekten çok zor. Fakat belki de bunu yapamamanızın sebebi…

— Lütfen sözümü bitirmeme izin verin! Elmayı bulduğumuz mağaranın içindeki rölyeflerde buranın bir haritası vardı. Sizce okyanusun ortasında unutulmuş ve kimsenin varlığından dahi haberdar olmadığı bu küçük adanın, orada belirtilmiş olması çok mu olağan? Öyle bile olsa, bu ada ortaya çıkalı yalnızca 200 sene kadar bir zaman geçmiş. Yani okyanusun altında, balıklarla birlikteymiş. Bu kadar hikayeyi balıklar resmetmiş olamazlar değil mi?

— Eğer benim gibi bir yaratık düşünebiliyorsa, elbette düşünebilen balıkların da yaşaması gayet olası. Ayrıca konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum. Üzgünüm. Israr etmeyin ve beni aldığınız yere geri bırakın.

— Asıl ben üzgünüm Bay T. Fakat bu isteğinizin gerçekleşmesi hiç de mümkün görünmüyor.

— Nasıl yani?

— Birincisi size bu yeri ortadan kaldırdığımı söyledim. İkincisi ise elmanın bana ait olan parçasından bir ısırık aldım bile…

— Neyi ısırıp, neyi yutmuş olduğunuz beni hiç ilgilendirmiyor. Hemen beni kaçırmış olduğum toplantının yapıldığı yere geri götürün. Sizin yüzünüzden bu adamlara, bu saçma olayların tümünü açıklamak zorunda kalacağım. Hoş bunları açıklasam bile bana inanacaklarını da sanmıyorum ya. Neyse…

— Götüremem dedim ya. Şu an dünya üzerinde bu adadan başka hiçbir yer kalmadı. 

— Benimle yeterince dalga geçtiğinizi düşünüyorum. İsterseniz daha fazla konuşup gülünç hale düşmeyin.

— Hayır, dalga geçmiyorum. Bu elma, arzuları yerine getiren bir elma ve ben onu ısırdığımda, bu ada dışında varlığını sürdüren bütün insan yaşamı sona erdi.

Hemen elime telefonumu aldım. Gerçekten hiçbir haber kaynağına, hiçbir bilgiye erişilemiyordu. Cebimdeki bu küçük alet tamamen bir oyuncağa dönüşmüştü. Ayrıca biraz düşündükten sonra evrenin bu küçük köşesinde, benim gibi bir yaratık dünyaya sızmışsa, kadının anlattığı hikayenin gerçekleşmiş olma olasılığı da epey yüksekti. Aman Tanrım ne yapmalıydım? Eğer söyledikleri doğruysa, bir şeyleri geriye alma şansı da olmalıydı. İsteksiz bakışlarımı Maria’ya çevirdim ve elmanın diğer yarısını getirmesini söyledim. Ayağa kalktı ve adak masasının üzerinde duran elma parçasını bana gösterip “Buyrun” diyerek yanına davet etti. Koltuktan sıçrayıp meyveyi taşıyan adaklığa  doğru ilerledim. Elime elmayı alıp, uzunca süre düşündüm. Maria bana doğru dönüp, “Bu arada sizin dilek hakkınız yok” dedi. Bir an sinirlerim tepeme fırlamıştı “Ne saçmalıyorsunuz? Ne demek bir dilek hakkım yok?! O zaman bu elma parçasını ne diye bana yedirmeye çalışıyorsunuz?” diye bağırdım. Maria, yüzünde küçük bir tebessümle, “Elmanın kalan kısmı kalbinizle konuşur. Yaptığı tek şey dönüştürmek. Hiçbir şeyi sıfırdan var etmiyor. O yüzden iyice düşünmenizi rica edeceğim” dedi. Sinirden köpürüyordum. Derin bir nefes aldım ve “Düşün T. Sakince düşün. Bugüne kadar olanları, başına gelen olayları, her şeyi düşün.”

Bölüm 5: Çocukluk

“Seni çirkin yaratık. Bu aptal suratınla, ne yapabilirsin ki? Öl. Hemen öl. Bataklık suratlı şey seni” dedi bir oğlan çocuğu. Oysa onlardan ne farkım vardı ki? Tıpkı onlar gibi oyun oynamaktan keyif alan, hayalleri olan bir çocuktum ben de. Öğretmenimiz Bayan Lera bana tebessüm etse de arkadaşlarımın aileleri onları okuldan almak için geldiklerinde, acımaklı bakışlarını benden esirgemiyorlardı. 

Eve gittiğimde, yemeğimi yerken, tuvalette otururken, duş alırken, yatağa geçtiğimde, sadece insanların bu davranışlarını düşünüyordum. Yoksa ben gerçekten aciz bir varlık mıydım? Önce o kadar insanın söylediği şeye inanıyor, sonra durup “Hayır, hayır! Tabii ki hayır!” diye kendimle konuşmaya devam ediyordum. 

Bir gün yine derin düşüncelere dalmıştım ve Siddkhartkha yanıma gelip şunları söyledi: 

“Hey! Bana bak minik canavar. Sen o arkadaşlarından farklısın ve farklı olanlar hiçbir yerde istenmezler, kabul görmezler. Fakat bizleri var eden şey de içimizdeki farklılıklardır. Bunu asla unutma! O yüzden şimdi ağlamayı bırak ve seni özel kılan, seni onlardan ayıran şeyler neyse, onlarla hayatına devam et.”

Siddkhartkha haklıydı. Kendi farklılığımı kabul ettiğimde, bütün itilip kakılmalar sona ermişti. Sınıfta okumayı ilk ben öğreniyor, en yükseğe ben zıplıyor ve tahtadaki bütün sorulara ben cevap veriyordum. Ben farklıydım. Tıpkı, onların birbirlerinden farklı olduğu gibi. Tıpkı, ben ve Siddkhartkha gibi.

Bölüm 6: Eski Yeni

Elmayı ısırmamla birlikte bedenimdeki bütün tüyler, parlak derimden içeriye doğru çekildi. Uzunca dişlerim kısaldı. Kulaklarım küçüldü. Burnum topuzlaştı. Hiçbir şey anlayamıyordum. Dilediğim tek şey Maria gibi güzel bir kadınla hayatımı sürdürmekti ama ben bir anda insana dönüşmüştüm. Şu hep nefret ettiğim, çirkin bulduğum insana. 

Maria yanıma doğru yaklaşıp cebinden çıkardığı yarım elmayla “Şimdi sıra ben de” diye gülümsedi. Elmanın yarısını önce bana yedirmişti. Bir kez daha oyuna geldiğimi fark ettiğimde, artık çok geçti. Lanet olasıca kadın! Şaşkınlığımdan hiçbir şey söyleyemiyordum. Donuk bakışlarımdan istifade ederek usulca dibime sokulup, dudaklarıma kadar yaklaştı ve “Önce sana yedirdim çünkü yanlış bir dönüşüm dilersen, her şeyi eski haline çevirmeyi planlamıştım” dedi. O an içimde oluşan büyük kasırgalar, naif rüzgârlara dönüşüp, ona kızmama engel olmuştu. Nasıl bir surat ifadesi takınacağımı dahi bilemiyordum. Ona karşı kaşlarımı çatmak ne de zorlaşmıştı. Yüzümde oluşan küçük tebessümle, “Bana güvenmiyorsan, neden beni buraya çağırdın? Neden elmayı bana sundun o zaman ha!” Maria, “Çünkü sana elmanın tam olarak ne yapabileceğini açıklamadım. Elma aslında tek bir parça değil. Her zaman iki parçaydı. Parçalardan birinin ismi Ayna, diğeri ise Kuyu. Sendeki kısım Ayna parçasıydı. Bu parça, dilediğin dönüşümün tersini kendine yönlendirir ve sanıyorum ki sen Siddkhartkha’nın senin gibi gözükmesini diledin. Fakat dileğin tersine dönerek sana geri yansıdı. Bu büyülü elma, yalnızca dönüştürmeye yarar fakat senin dışındaki değişimi sana yansıtarak bunu gerçekleştirir” dedi. Masum bir kumarbazın, hilekar cilveleriyle dudaklarıma daha da yanaşıp, aniden kendini geriye çekti ve gözlerime yönelttiği şehvetli bakışlarla elindeki kara elmadan bir parça ısırdı. Hiçbir değişiklik olmamıştı. Ne onda ne de bende… 

Bölüm 7: Kuyu

Birkaç gün sonra kıtaya geri dönüp, koca bir zeplinle şehirlerin üzerinde dolaştık. Maria, nasıl bir dilek dileyip böyle bir tahavvül yarattı bilemiyorum, fakat insanlığın çürük düşünceleri, kendiliği beceremeyen benlikleri, açgözlülükleri onları birer koyuna dönüştürmüştü. Şimdi her biri, yitirilmemiş insan akıllarıyla önlerinde koşuşanları takip ediyor, bir tehlike anında birbirleri üzerine çıkarak kaçışıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi sakince ot yemeye geri dönüyordu. Doğru ya. Neden hayret ediyorsam?! Dünyada bu kadar ot varken, sakin olmaları ne de doğaldı.

***

Bugün Maria’yla ben, insanlığa yeni şeklini verecek olan; Adem ile Havva’ya, Kerem ile Aslı’ya, Romeo ile Juliet’e ve Rezanov ile Argüello’ya dönüşmüştük…

Dönüşen ama değişmeyen o binlerce insanı hayal ediyorum da aklıma gelen tek şey, yine şu Rus yazarın dedikleri oldu:

“Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!(*)”

Mehmet Gökay Okutucu
Aralık 15

* Dostoyevski - Suç ve Ceza, 1866.

Görsel Kaynak:  Lucas Cranach the ElderAdam and Eve https://www.wikiart.org/en/lucas-cranach-the-elder/adam-and-eve-1538-1

(Visited 51 times, 1 visits today)

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *