Kokulu Mektup

Tenefüs ziliyle yerlerimizden fırladık. Öyle bir itiş kakıştıki kapıdan geçmeye çalışırken en önde duran Apti “İlk çıkan kazanır!” diye seslenince bir anda kapı ağzı mahşer yerine döndü. Beyaz yakalığındaki yeşil sümük kalıntılarıyla kalabalığı yaran Hilmi, Apti’ye söverek onun birinci olmasını engellemişti. Hilmi’nin üstü öyle pejmürdeydiki bu dağınık görüntü bile etrafındakileri ürkütmeye yeterdi. Herkes onun yakalığına dokunmaktan çekinir,  o ise hiçbir şeye aldırmaz en arka sıranın tadını çıkarırdı. Burada sürekli kalemini açar, kızların kokulu silgilerini ısırıp ağzında öğüttüğü parçaları onların kafalarına fırlatmaktan acayip zevk alırdı. O bunu haykıramasada tam bir psikopattı. 

Biz her tenefüs çıkışında okulun arka tarafında toplanır burada Kaptan Tsuba’daki hareketleri denerdik. Zaten okulun bu tarafındaki bahçede çok insan da bulunmazdı. Genelde flört etmeye çalışan 5. sınıflar ve onların attığı abur cubur paketleriyle eski Bulvar gazeteleri bulunurdu. Biz karalanmış göğüs uçlarını çözmeye çalışırken Hilmi her seferinde babaannesinin buruşuk memelerini gördüğünü anlatır, bizde büyük bir iştahla onu dinlerdik.  Hilmi’nin hikayelerinden arta kalan zamanlarda ise yerde bulduğumuz kutu kola konservelerini ezer, çift kale maçımız için meşin yuvarlak hazırlardık.

Bizde maçlar genellikle soluksuz başlar, sessiz biter. Öncelikle en güçlümüz ezilen konserveyi orta sahaya koyar sonrasında hep birlikte başlama ıslığının çalınmasını beklerdik. Islıkla birlikte sınıftaki 30 erkek balıklama edasıyla demir topun üzerine çullanı verirdi. Ben hep arkadaşlardan pas ister ve topu her aldığımda da kaptırırdım. Top oynamak yetenek ister. İşte ben o yetenek olmadan doğanlardanım. Ama bu yeteneği barındırmasam dahi beni onlardan ayıran en büyük özellik ofsaytın ne olduğunu bilmemdi.

Futbol artık bizim için bir kahvaltı sistemine dönüşmüştü. Her sabah kantin camından atılan kola kutularını özenle saklar üzerilerini kazan dairesindeki kömürlerle kapatırdık. Bizi bu eylemi yapmaya zorlayan şey ise okuldaki hiyerarşik düzendi: “Üst sınıflar alt sınıfları ezer”. İşte biz bu adeletsiz sisteme karşı ancak böyle bir yöntem geliştirebilmiştik. Allah’tan Hilmi bizim sınıftaydıda üst sınıftaki çocuklara “O kutuya dokunursan götünde parçalarım lan onu. Amcık! Hele bir dokun!” diye tehditler savurabiliyordu. 

Sınıfa döndüğümüz zamanlarda ise aklım dersten çok yan sınıftaki Zeynep’te olurdu. Sınıfın en çalışkan öğrencisi bendim. Yan sınıfınki ise Zeynep. Mükemmelliyeçtiliğim işte bu zamanlara dayanır, kriterlerimden ödün vermezdim. O okulun en güzel ve en genç bayanı olması yanında en zeki kadınıydı da. Anlayacağınız oksimoron bir tipti. Her akşam eve geldiğimde Zeynep’e mektup yazma hayalleriyle okuma kitabını açar, ağbimle hece tablosunu çalışırdık. İki harfli hecelerde beni en çok delirten kısım ise “ma” hecesiydi. Normalde her hecenin tersten yazılışı tabloda yer alırken “ma”nın karşısında yine “ma” yazıyordu. Ben ise nedenini anlayamadığım bu yazım hatasını her seferinde düzeltir, inatla “am” diye okurdum.

Günler geçmiş ve  içimdeki aşk acısı dayanılmaz bir hal almıştı. Ya artık onunla konuşacaktım ya da bir mektup yazacaktım. Ben mektup yazmayı seçtim. Okumak için o kadar çabalıyordum ki Susam Sokağı’ndaki tüm harfler beyin kıvrımlarına kazınmış, hece tablosunu sular seller gibi ezberlemiştim. Okumada o kadar ilerledim ki bir gün kırmızı bir kurdele bile takılmıştı göğsüme. Tabi ben bu durumu anlamsız bakışlarla seyretmiştim. Öğretmenlerin neden böyle bir eylem içinde bulunduğunu çözmeye çalışırken aynı kurdeleyi  Zeynep’tede görmemle sonuçsuz suallerimi askıya aldım. En azından artık ortak bir noktamız vardı: “Kırmızı Kurdele”.

Yatık çizgiler, eğik çizgiler derken çalışmalarımın meyvesini alma vakti gelmişti artık. Harika bir mektup yazdım. Yan sınıfta Selime diye bir kız arkadaşım vardı. Bizim sokakta oturduğu için okulda tanıdığım nadir insanlardan biriydi. Çok ama çok zayıftı. Hep “Acaba kollarını büksem kırabilir miyim?” diye düşünür ihtimali gerçekleştirmek için ise el kızartmaca oyununda olabildiğince sert vurmaya çalışırdım. O ise acılı çığlıklarıyla beni deli ederdi. Seside kendi gibiydi. Pek bir inceydi. Çok konuştuğunda bu ses kulak zarlarını yırtmaya çalışır müebbet yemiş hapisane kaçkını gibi  tecavüz ederdi. Hilmi’den farklı olarak sümükleri yaz aylarında da faaliyette olur bozuk musluktan sızan sus gibi aralıksız akardı. Uzun diliyle burun deliklerinden üst dudağına doğru ilerleyen sümükleri bir inek gibi alıp yutması beni benden allır hatta bu denemeye iterdi.

Hilmi Selime’den hoşlanır ama benim gibi bir türlü hoşlandığını itiraf edemezdi. Delikanlı çocuktu delikanlı olmasına da, çıplak kollarındaki donmuş ve moldeleşmiş* sümük kalıntıları ürkütürdü herkesi. Tabi ben pek takılmazdım böyle şeylere. Eğer öyle olsaydım 3 yaşında alaturka tuvalleteki bok parçalarını, teyzemin yaptığı mercimek köfteleriyle karıştırmazdım. Üzülerek söylemeliyim ki ben kirli sepetinde büyüdüm.

Hilmi benim Zeynep’ten hoşlandığımı bilir kimseye söylemezdi. Ara sıra onunla dertleşirdik. Ben evcilik oyunu planları yapıp Selime’yle Hilmi’yi karı koca yapmaya bile çalışırdım. Bu iyiliklerim bana kat be kat geri dönerdi. Mesela Hilmi beni herkesten korurdu.  Okulda çok rahattım. O yer altı dünyasının Carleone’u ben ise mal ticaretini sağlayan aracılar gibiydim.

Artık mektubu Selime’ye teslim etmem için gerekli ortamı sağlamıştım. Yapmam gereken şey basitti. Tenefüste Selime’yi bulup,  mektubu eline sıkıştıracaktım. Zil çaldı.  Büyük bir hızla koştuk. Hilmi ve ben en öndeydik. Zaten Hilmi’yi görünce kimse adımını bile atmamıştı kapıya. Rahatça çıkı verdik bizde. Selime’ler ise ip atlamaya başlamışlardı bile. Artık takatim kalmamıştı.

Bekleyemeyecektim. Çok ama çok heyecanlıydım. Haftalardır bu günü hayal ediyordum. Hilmi vücudumda dolaşan ve beni tir tir titreten adrenalini fark etti. “Sen korkma ben halledicem” dercesine bir anda fırlayıp ip oynayan kızların arasına girdi. Kızlar Hilmi’yi görünce bir anda dağıldı. Yerdeki ipin üzerinde tepinen çocuğu fark eden nöbetçi öğretmen,  derhal oyun alanına koşup Hilmi’yi kulaklarından tuttu ve öğretmenler odasına götürdü.  Onun için üzülmüştüm ama plan devam etmeliydi. Bu olaylar devam ederken ben ise büyük bir telaşla Selime’nin peşinden koşmuş, mektubu eline sıkıştırmışdım. Zil tekrar çaldı. Herkes sanki gelgit sonrası hareket eden kabuklu böcekler gibi sınıflarına çekildi. Artık rahatlıkla aşk hayalleri kurabilirdim. Hatta Zeynep’in günün birinde Bulvar Gazetesi’ndeki kadınlar gibi  vücut hatlarına sahip olabileceğini dahi tahayyül etmiştim. Bu düş Hilmi’nin babaannesinin aklımı ziyaret etmesiyle sonlandı. Suratım bir an da büzüldü. Çatık kaşlarım elmacık kemiklerime uzanmıştı. İç sesim; bedenin ne kadar baki kalacağını, seneler geçtikçe geriye kalan şeyin kırışmış bir beden mi yoksa pürüzsüz bir muhabbet mi olacağını sorgularken kapının çalınmasıyla susturuldu. Sınıfa Muzaffer Öğretmen ve Selime girmişti. Muzaffer Öğretmen yan sınıfımızın muallimiydi. Kendisi pos bıyıklı ve sesi gür biriydi. Konuştuğunda gırtlağından yayılan pes ses camlarda bas etkisi yaratır masanın üzerindeki toz tanelerini zıplatırdı. Bıyıkları ise her simit-ayran yiyişinde beyazlaşır, araları susam dolar gülünç bir hal alırdı. Bu halde öğretmenler odasına girebilmesine hep şaşırırdım. Orası büyük adamların yeriydi. Muzaffer Öğretmen ise küçük kardeşim Hasan gibi mamasını ağzına burnuna bulaştırmada onunla yarışır durumdaydı.

Sınıf bir anda sesslzleşti. Selime şahadet parmağıyla beni gösterdi. Kalp atışlarım menstural döneme yaklaşmış bir rahim gibi kıvratmaktaydı bedenimi. Selime ağlayarak “Bu öğretmenim. Seni seviyorum diye yazıp veren buydu” diyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım bile. Muzaffer Öğretmen gür sesiyle “Vay kerata vay! Demek bu küçük kıza aşk mektubu verirsin ha!“ diyerek haylaz bir çocuk gibi gülümsemekteydi. Öğretmenimiz Huriye Hanım’da duruma çok şaşırmış, ağzını tebeşirden boşta kalan sol eliyle kapatıp “A a. Mustafa! Bu yaşta aşk mı olur hiç?” diye anlamsız bir sualle azarlamıştı beni. Aşkın yaşı yoktur diye televizyonlarda bas bas bağıran izdivaç programlarından habersizdi herhalde. Haklı da olabilirdi elbet. Belki de hissettiğim şey aşk değildi. Ama ona göre aşk neydi ki? Onun hissettiği şehveti ve tutkuyu , benim hissettiğim ve aşk dediğim duyguda barındırmalı mıydı? Yoksa o da benim gibi sevdiği kişinin kirpiklerini sayabilecek kadar sabırlı mıydı bu aşk konusunda. Hangimizin tanımı aşkı daha iyi açıklayabilirdi ki?

Muzaffer Öğretmen ben durumu açıklamaya fırsat bulmadan “Neyse bir daha olmasın. Hepiniz kardeşsiniz.” diyerek sınıftan ayrıldı. Bir an dönüp Hilmi’ye baktım. “N’olur beni dövmesin.” diye dua ettim içimden.

Hilmi pisliğin içindeydi. Aklı tenefüsteydi. Sürekli milletle taşak geçen bir elemandı ama aptalda değildi. “Am beyinli kıza bak sen! Aldırma olum. Bir cacık olmaz. Yanında ben varım.” diyerek beni dedemin dişlerini yerinden çıkartabilmesi kadar şaşırttı. Zeynep ise olayın varlığından habersizdi. Senenin başından beri öğretmen masasının önünü kapmanın sevincini tatmaktaydı . Oturduğu sıraya adeta tapıyor sırf bu nedenden ötürü sınıfından da pek dışarı çıkmıyordu.

Şimdi oturup düşünüyorum. Aşk hala onun için var mıydı yoksa eksik miydi bu duygudan? Ya da eksik olması bu hain duygudan, aşkı mı onsuz yapardı yoksa onu mu aşksız yapardı? Asıl soru buydu elbet.

Bugün kırtasiyeden bir kokulu kağıt daha aldım. Kokusu geçmesin diye defterimin yaprakları arasında rastgele bir yere koydum. Neden mi yaptım? Seneler sonra aşkın ilk tadını, ilk büyüsünü ve ona verdiğim ismi hatırlamak için. Artan para üstüyle de meybuz aldım yine. Annem çok kızacak.

Gokay Okutucu

16 Eylül